EFENDİ
HAZRETLERİ'NİN
BİLİNMEYEN YÖNLERİ
"O ASKERDE DE FARKLIYDI"
ASKER OCAĞI
BÖYLE ASKER
GÖRMEDİ
Allah Celle Celaluhu insanlar içinde
peygamberleri seçti ve onlara en büyük görevi verdi. Bu
görev; yüce Hak ve hakikatleri insanlara tebliğ görevidir.
İnsanlığın zirve noktası peygamberler olduğuna göre, onların
yaptıkları görev de, her insanın amaçlayacağı görev
olmalıdır. İşte peygamberlerin görevlerine talip olan
insanlar da, peygamber mesleğini icra etmiş olurlar.
Dolayısıyla da, risâlet, makam ve mevki olarak peygamberlere
ulaşılmazsa da icraat olarak onların yaptıklarını yaparak, o
yolda yürümek bile insanı yüceltir, zirveye çıkarır.
Peygamber yolundan giderek, zirveye çıkan insanlar,
insanoğullarının içinde azdan da azdır. Bu insanların kadr–ü
kıymetini bilmeli, onların amelleri ile amel edilmelidir. Bu
mânada asrımızın zirve insanı, bütün hayatını âyet ve sünnet
istikametinde yürümekle geçiren bir Allah dostunu
anlatacağız.
Çok eskilere giderek, bundan yarım asır
evvel askerlik görevini birlikte yaptıkları ve dostlukları
askerlikten sonra da devam eden, bir gönül eri, bir güzel
insana, asrımızın zirve mürşidini soracağız, o da
cevaplayacak.
Soracağımız güzel insan, Zonguldak
eşrafından Mustafa Aykılıç Hocaefendidir, namı diğer Arabacı
Hocadır. Asrımızın zirve mürşidi Mahmut Efendi Hazretleri
ile askerlik vazifeleri esnasında tanışmışlar. Sözü daha
fazla uzatmadan röportajımıza geçelim.
BİR GÖNÜL ADAMI
ARABACI
HOCA
Beyan:
"Hocam, önce sizi, sizin
anlatımınızla tanıyalım, Mustafa Aykılıç ya da Arabacı Hoca
kimdir?"
Mustafa Aykılıç Hocaefendi:
Aslen Trabzon,
Çaykaralıyım. Ailem Çaykara'dan Düzce'ye göçmüş, ben de 1927
senesinde Düzce'de doğmuşum. Annem ve babam şuurlu
Müslümanlardı. Zamanın şartlarının ağırlığını dikkate
alarak, konuşmaya başlar başlamaz beni okutmaya başladılar.
O zamanlar Kur'an öğretimi yasaktı, çok zor şartlar altında
öğrenim görüyorduk. Önce güzelce Kur'an okumayı öğrendik,
sonra da hafızlık başladı ve hafızlığı bitirdik. Hafızlıktan
sonra eldeki kısıtlı imkânlarla Arapça okumaya başladık, ama
sonunu getiremedik.
Çok zorlu yıllardı, Cihan Harbi
yıllarıydı. Babam hastalandı, hastalığı oldukça ağırdı. Evin
bana ihtiyacı vardı, okumayı bırakmak zorunda kaldım. Babam
hastalıktan kurtulamayarak vefat etti. Artık bütün yük benim
omuzlarımdaydı. Çalışmaya başladım, tarlada, bağda, bahçede
amelelik yapıyordum. Bu ara sene 1944 yılıydı, evlendim.
Evlendiğimden bir yıl sonra köyümüzde hoca olmadığından,
beni köy camisine ücret mukabilinde imam yaptılar. Askerlik
vazifem gelene kadar imamlığa devam ettim.
Beyan:
Mahmut Efendi Hazretleri ile askerde
tanışmanız nasıl oldu?
Mustafa Aykılıç
Hocaefendi:
Askerlik görevimi yapacağım yer olarak
Bandırma çıkmıştı. Bandırma da askerlik vazifemi yapmaya
başladım. Ben asker olduktan iki ya da üç devre sonra Mahmud
Efendi askere geldi. Tanışmamıza gelince; görev yaptığımız
birliğin tenha bir yerinde komutanlarımızdan izin alarak
küçük bir mescit yapmıştık. Namazlarımızı orada kılıyorduk,
namazda az sayıdaki askere imamlık yapıyordum. Bir gün yeni
gelen askerlerden aramıza katılanlar olduğunu gördük.
Onlarla tanıştık, hâl hatırdan sonra içlerinden birinin hoca
olduğunu öğrendim. Hoca olan yeni askeri kendi yerime
imamlığa geçirdim.
Namazı arkasında kıldıktan sonra,
içimden dedim ki, "Görev sahibini buldu." O günden sonra ben
müezzinlik yaptım, Mahmut Efendi de imamlık.
BİRLİĞİN İÇİNDE MESCİD VE CEMAATLE
KILINAN NAMAZLAR
Beyan:
Hocam,
Anlattığınızdan, o zamanlar askerde ibadetlerinizi
rahatlıkla yaptığınızı anlıyoruz ki, bunun en açık örneği
cemaatle namaz kılmanızdır. Nasıl oluyordu bütün
bunlar?
Mustafa Aykılıç Hocaefendi:
Allah'ın hikmeti.
Asker ocağında ibadet hususunda en küçük bir sıkıntımız
olmadı. Mahmut Efendinin aramıza katılmasıyla cemaat arttı.
Küçük yere sığmaz olduk, mevsim yaz olduğu için dışarıda bir
yeri güzelce çevirdik, etrafını kazdık, kireçle işaretledik
ki, temiz tutulsun. Namazlarımızı burada kılmaya başladık.
Bazen yağmur yağar mescit sınırlarımız belli olsun diye
döktüğümüz kireçler silinirdi. Yağmur dinince biz yine
kireçlerdik. Derken kış mevsimi geldi çattı. Havalar soğudu.
Yağmurlar sıklaştı, artık dışarıda kılınacak gibi değildi.
Ne yapalım, ne edelim düşünürken, alay yazıcımız Osman Kuruş
vardı, arada namazlara gelirdi. Ona gidelim, o bizi
komutanlarla görüştürür diye düşündük. Osman Kuruş'a durumu
anlatınca bize dedi ki.
"Birkaç gün sabredin. Alay
komutanı yakında izine gidecek, onun yerine falanca yarbay
bakacak, yarbaydan yardım isteriz o bize yardım eder." Osman
Kuruş'un sözü bizi tatmin etmemişti, bize yakın olan bir
subaya da durumu açtık. Subay da bize Osman Kuruş'u haklı
çıkarır sözler söyledi:
"Alay komutanı katiyen izin
vermez, İslâm'a karşıdır. Sabredin, üşüyün, ıslanın, zararı
yok; o izine gidecek, benim de haberim var, yarbay bu işi
yapar." dedi.
Aradan birkaç gün geçti, albay izine
gitti, yerine bakan yarbay bizim işimizi gördü. O günlerde
yeni Amerikan teçhizatları gelmişti, yeni silâhlar... Bu
yeni teçhizata yeni barakalar kurdular; tevâfuk, kurulan
baraka tam kıbleye doğru idi. Bu barakaların boş olan
yarısını istedik. Allah razı olsun yarbay yarısını verdi,
bir terslik olmuştu. Kuzey tarafını biz, güney tarafında
teçhizatlar vardı. Bir de Amerikan subayları bizim Türk
subaylarına yeni silâhları kullanmayı orada öğretiyordu.
Onların çalışmaları tam önümüze gelmişti.
Toplandık
yarbaya çıktık, durumu anlattık ve ondan:
"Yerimizi
değiştirmesini, bizi güneye onları kuzeye alması
söyledik."
Yarbay bizi şaşırtmaya devam
ediyordu:
"Kendinizi üzmeyin, ondan daha kolay ne var.
Derhal istediğiniz yerine gelecek." Barakanın düzeni tekrar
bozuldu, teçhizatlar, kuzeye taşındı, biz de hasırlarımızı
güneye taşıdık. Osman Kuruş kardeşimiz de çarşıdan parası
ile imam seccadesi, sarık ve cübbe aldı. Tam bir cami
cemaati teşekkül ettirmiştik. Cemaat artmaya, bilmeyenler
öğrenmeye başladı. Bilmeyenleri bir taraftan Mahmut Efendi,
diğer taraftan ben öğretiyorduk.
BANDIRMA'DA PAZAR VE CUMA
VAAZLARI
BAŞLADI
Beyan:
Hocam, askerlik vazifenize
biraz geç başladınız galiba, Efendi Hazretleri de mi sizin
gibi geç başlamıştı.
Mustafa Aykılıç Hocaefendi:
Evet.
Ben askere biraz geç gitmiştim, birtakım hastalıklarım
vardı, önce almadılar sonra aldılar. Hatta askere gideceğim
sırada bir çocuğum olmuştu. Ben 1927 doğumluyum, Mahmut
Efendi de benim emsalimdir, o da askere biraz geç gitti. Biz
askere gittiğimizde yirmi beş yaşlarındaydık.
Beyan:
Hocam, Ali Haydar Efendi ile tanışmanız nasıl
oldu? Bu konuda
bilgi alabilir miyiz?
Mustafa Aykılıç
Hocaefendi:
Biz askerde hizmetin güzelini yaparak
günlerimizi geçiriyorduk. Bizim alayda bir başçavuş vardı.
İyi bir Müslümandı. Bizimle namaz kılar, konuşur
dertleşirdik. Mahmut Efendinin ne kadar iyi bir hoca
olduğunu o da görmüştü. Bu başçavuşun bir komşusu vardı. Bu
komşu aynı zamanda Ali Haydar Efendiye intisaplıydı.
Başçavuş bu komşusuyla konuşurken, alaydaki durumdan ve
benden özellikle de Mahmut Efendinin ilminden, hocalığından
bahsetti. Ali Haydar Efendinin ihvanı, Mahmut Efendinin
methini işitince, ondan istifade etmek istedi. O zamanlar
kolaylıkla hoca bulunmaz, bulunan hocalar da elifi mertek
diye anlatırlardı. Ali Haydar Efendinin ihvanı aynı zamanda,
Bandırmanın ileri gelen eşrafından bir zattı. Başçavuşa dedi
ki: "Madem ki, sizde böyle ilim sahibi güzel bir hoca var,
ona izin alalım da Bandırma ondan istifade etsin."
Başçavuş birliği ayarlayacağını söyleyince, Ali Haydar
Efendinin ihvanı da müftü ile konuştu, müftü önce pazar
günleri vaaza izin verdi. Baktı ki pazar vaazları çok dikkat
çekti, halkın ilgi ve alâkasına mazhar oldu, Cuma günleri de
vaaz yaptırmaya başladı. Böylece Mahmut Efendi haftanın iki
günü Bandırma merkez camiinde vaaz etmeye başladı.
Mahmut Efendinin vaazları o kadar ilgi uyandırdı ki;
cemaatin içinde bulunan bir Rizeli vardı. Bu adam aynı
zamanda hâli vakti yerinde, Bandırma'da sözüne itibar edilen
biriydi. Bu Rizeli dedi ki:
"Hocaefendiyi biz dinliyor ve
istifade ediyoruz, hanımlardan da talep var, onlar için de
izin alalım." Uğraştı, önce müftüden sonra askerî birlikten
izin aldı. Askerden izin alırken bizim yarbayın çok yardımı
oldu. Mahmut Efendi bu Rizelinin otelinde hanımlara vaaz
vermeye başladı. Bu vaazlar o kadar tesirli oluyordu ki,
insanlara camideki vaazlar yetmedi, Rizelinin otelinde,
öğleden sonra hanımlar, öğleden önce de erkeklere vaaz
verilmeye başlandı.
ALİ
HAYDAR EFENDİ
BANDIRMA'YA GELİYOR
Beyan:
Hocam, Efendi Hazretleri ile Ali Haydar Efendinin
tanışmaları bu esnada mı oldu?
Mustafa Aykılıç
Hocaefendi:
Bandırma'da bu işler olurken, herkesçe malûm
olan, İstanbul'da Ali Haydar Efendi o rüyayı gördükten sonra
Bandırma'ya gelir. Bandırma'da Ali Haydar Efendi ile Mahmut
Efendi tanışırlar. Sonra Ali Haydar Efendi tekrar İstanbul'a
döndü. Ali Haydar Efendi İstanbul'a döndükten sonra da
Mahmut Efendi Bandırma'da fazla kalmadı. Mahmut Efendinin
sevki İstanbul'a çıktı. Mahmut Efendi bundan sonra
askerliğini tophanedeki birliğinde bulunan camide asker–imam
olarak tamamladı.
Beyan:
Anlattıklarınız bizi hayrete
düşürdü. Bütün işleri askerde yapmanız, olacak iş değil.
Hele günümüzle karşılaştırdığımızda anlamakta biraz zorluk
çekiyoruz.
Mustafa Aykılıç Hocaefendi:
Bu
anlattıklarım askerlik görevim içinde meydana geldi. O
zamanki askerî usullerle bugünün arasında çok fark var. O
zaman askerlik süresi uzundu, acemilik diye bilinen sürede
ona göre uzundu. Mahmut Efendi yaklaşık yedi aylık askerken,
İstanbul'a sevk edildi. Çok az bir zaman sonra beni de
Ankara dikimevine gönderdiler. Ben Ankara'daki birliğime
teslim olmadan önce Osman Kuruş ile birlikte, Mahmut
Efendiyi tophanede ziyarete gittik. Mahmut Efendi ile
tophanede birkaç kez görüştük. Ankara'daki birliğime teslim
olduktan sonra bir daha görüşemedik. Ancak askerliğimiz
bittikten, askerden sonra görüştük; görüşmelerimiz hâlâ da
devam ediyor.
SIKINTI
SADECE
SAKALDA YAŞANDI
Beyan:
Hocam,
sizin de malûmunuz olduğu üzere, biz Efendi Hazretlerinin
sakala çok ehemmiyet verdiğini gördük. Askerlik görevi
esnasında Efendi Hazretleri ne yapardı, sakalını keser
miydi?
Mustafa Aykılıç Hocaefendi:
Değerli kardeşim,
şunu açık bir dille ifade edeyim ki, Mahmut Efendi ile
beraber kaldığımız süre içinde bir gün sakalına jilet
vurduğunu görmedim. Devamlı birkaç günlük sakalı ile
dururdu. Bu hâli ile çok gözyaşı döktüğünü gördüm. Bir gün
yine komutanlar bir şey demesin diye sakalını düzeltmişti,
baktım ağlıyor:
"Üzülme." dedim, "Allah verir bir
kolayını." Bana dedi ki:
"Mustafa, vereceğini ben de
biliyorum; ama zorunluluktan da olsa Resûlullah'ın sünnetine
muhalefet etmiş olmak çok zoruma
gidiyor…"
Beyan:
Hocam, Efendi Hazretleri sakal
meselesini nasıl hallediyordu, tam tıraş etmiyor, peki nasıl
ayarlıyordu?
Mustafa Aykılıç Hocaefendi:
Makine ile
sakalını alır, biraz bırakırdı. İşte bu duruma çok üzülürdü.
Son zamanlardı, bir gün bir çavuş illâ da sakalını tıraş
edeceksin diye tutturmaz mı? Tam bir sıkıntı yaşanacaktı ki
Mahmut Efendinin sevki çıktı, İstanbul'a gitti. Orada çok
daha rahat etti.
MÜSLÜMAN SEN DE
YE
Beyan:
Hocam, askerlik süresince, Efendi
Hazretleri ile geçirdiğiniz günlerden bize biraz bahseder
misiniz? Siz ne yapardınız, Efendi Hazretleri ne
yapardı?
Mustafa Aykılıç Hocaefendi:
Mahmut Efendinin
bir defa çok takvalı yaşantısı vardı. En küçük harekete bile
azamî dikkat gösterir, mümkün mertebe kaçırmamaya çalışırdı.
Meselâ, çarşı iznine çıkardık. Arabayla gideceğimiz yere
yürüyerek giderdik. Ben derdim ki:
"Arabaya binelim." O
bunu kabul etmezdi. Şöyle derdi:
"Şu nefsin dediğini mi
yapacağız?" Yiyecek içecek bir şeyler alırdık, bir kenara
çekilip tam yiyeceğiz, bu sefer de derdi ki:
"Ben şöyle
bir dolaşayım, belki yemek yememiş başka askerler de vardır,
onlarla birlikte yemeğimizi yiyelim." O, hiç olmazsa bir
kişi bulacaktı, bulmadan yemeğe başlamazdı. Onun çok özel
bir hâli vardı, kalabalık yemek yerken, arkadaşlarına şöyle
derdi, "Hep ye.", "Müslüman sen de ye!" Buradan şunu
çıkaralım. Efendi Hazretleri yemek yemekten çok, yedirmeyi
ön plâna alan bir yapıya sahipti. Buradan çok rahatlıkla
söyleyebilirim ki, Mahmut Efendi, Ali Haydar Efendiden
görevi devraldıktan sonra hayatında en küçük bir değişiklik
olmamıştır. Takvası evvelken nasılsa, sonrasında da öyleydi.
Ben ömrümde onun kadar takva sahibi bir kişiyi ne gördüm, ne
de duydum. Bu çok net bir hakikattir, eğer bunu söylemezsem,
üzerimde hak kalır.
TEHECCÜT
ASKER
OCAĞINDA DA
AKSATILMADI
Beyan:
Hocam, Efendi Hazretleri
teheccüt namazına çok önem verir, hiç kaçırmadığını,
kaçırmamaya azamî dikkat ettiğini biliyoruz. Askerde
teheccüt kılabiliyor muydunuz?
Mustafa Aykılıç
Hocaefendi:
Teheccüdü asker ocağında da kaçırmamaya
dikkat ettik. Beraber kaldığımız süre içinde gece kalkmayı
sıraya koymuştuk. Bir gece o kaldıracaktı, bir gece ben.
İnanın ki, sıraya koymamıza rağmen bir gece onu geçmiş
değilim. Sıra bende olurdu, kalkardım ki, Mahmut Efendi
yatağında yok, mescidimize giderdim, bakardım mescitte
duruyor. Mahmut Efendinin bu yaklaşımı, ihlâsı ve inancı
neticesinde cemaatimiz artmış, birçok subay bile namaza
başlamıştı.
Beyan:
Değerli hocam, sizin
anlattıklarınızı inanın hayretler için de dinliyorum. Bu
kadar güzel işler yaptınız. Bunlara nasıl izin verdiler,
hiçbir şey diyen olmadı mı?
Mustafa Aykılıç
Hocaefendi:
Bizim askere geç gidişimizde de bir hayır
vardı. Malûmunuz olduğu üzere, 1950 seçimlerinde Demokrat
Parti iktidara geldi, ülke genelinde bir rahatlama, bir
serbestlik yaşandı. Biz eğer yaşımızın gereği olarak askere
gitmiş olsaydık, 1948–1949 yıllarında asker olacaktık, o
zaman da bu serbestlik olmayacaktı, askerliğimizi çok çetin
şartlar altında yapacaktık.
TAKUNYALAR NEDENİ İLE
KOŞMAKTAN KURTULDU
Beyan:
Efendi Hazretlerinin
askerliği nasıl geçti? O da eğitime katılıyor muydu,
katılıyorsa eğitimleri nasıl geçiyordu?
Mustafa Aykılıç
Hocaefendi:
Mahmut Efendi ile aynı taburda bulunuyorduk,
bölüklerimiz ayrıydı, o 5. bölükte, bense 8. bölükteydim.
Mahmut Efendi koşmakta zorlanıyordu. Ayakları askerdeyken de
ağrıyordu. Aradan birkaç gün geçmişti ki, şikayet etmiyordu,
ama koşarken çok zorlandığını anlamıştım. Bir şeyler
yapmalıydım. Sonunda karar verdim, onun bölük komutanına
gidip durumu anlatacak ve yardım isteyecektim.
Komutan
beni tanıyordu, ona niçin geldiğimi anlattım. Önce beni
dinledi, bir şey yapamayacağını söyledi. Ben ısrar ettim,
nöbet tutturabileceğini söyledim, komutan buna da karşı
çıktı, "Bölüğümde yeterince sakat er var, onlar nöbet
tutuyor, bir başkasına daha nöbet tutturamam." dedi. Ben
ısrarıma devam ettim, ısrarlarım netice verdi, bölük
komutanım "Tamam." dedi. Tam kapıdan çıkarken "Dur." dedi.
"Ben senin istediğini yerine getirdim, benim de senden bir
isteğim var." dedi
"Emrinize amadeyim!"
"Benim bölüğüm
diğerlerinden farklı olmalı, onun için benim bölüğüm için
iki yüz adet takunya yapacaksın." Ben de dedim
ki:
"Komutanım malzemeyi bulursanız yaparım." Önce
malzemeyi de benim bulmamı istedi, ben "Bulamam." dedim,
sonuç itibarîyle malzemeyi komutan tedarik etti, ben de
takunyaları yaptım. Hatırladığım kadarı ile tam iki yüz
takunya yapamadım, biraz eksik olmuştu. Benim yaptığım
takunyalar meyvelerini verdi, bölük ayak kokusundan
kurtuldu, her taraf temiz oldu. Bunu gören diğer bölükler de
aynı şeyi yaptı, takunyalar tabura dağıldı.
Mahmut
Efendinin bu olaydan haberi yoktu, sonra öğrendiğinde
bana:
"Değer mi Mustafa onlara boyun eğmeye?!"
dedi.
"Ne demek değer mi, senin için onlara paspas olur,
yere yatarım." dedim.
Beyan:
Hocam siz askere gitmeden
önce evlenmiştiniz, Efendi Hazretleri de askerden önce
evlenmiş miydi?
Mustafa Aykılıç Hocaefendi:
Ben
evliydim, askere gitmeden önce iki de kızım dünyaya
gelmişti. Mahmut Efendi de evliydi, onun da bir kızı vardı.
Her ikimizde askerdeyken çocuk sahibiydik.
Beyan:
Hocam son bir soru ile sohbetimizi bitirelim.
Efendi Hazretlerinin diğer askerler ve Bandırma halkı ile
münasebeti nasıldı?
Mustafa Aykılıç Hocaefendi:
Mahmut
Efendinin arasının bozuk olduğu tek insan yoktu. Askerin
tamamı Mahmut Efendiyi sever, herkes ona hürmet ederdi.
Halka gelince, izine çıktığımızda, ona "Asker Hoca! Asker
Hoca!" diye bağırırlar, yanına gelip
musafahalaşırlardı.